Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, ortak caydırıcılığı güçlendirmeyi ve savunma işbirliğini genişletmeyi amaçlayan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı Cuma günü imzaladı. Anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının hepsine yönelik bir saldırı sayılacağını hükme bağlıyor.

Suudi Basın Ajansı’nın (SPA) haberine göre anlaşma, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Muhammed Şehbaz Şerif tarafından, Mekke’deki Safa Sarayı’nda düzenlenen resmi görüşmelerin ardından imzalandı. Liderler, üç ülke arasındaki ilişkileri ve karşılıklı çıkar alanına giren konuları ele aldı.

Metin, Birleşmiş Milletler Şartı’nın bireysel ve kolektif meşru müdafaa hakkını düzenleyen 51’inci maddesine dayanıyor. Türk yetkililer anlaşmanın savunma odaklı olduğunu, belirli bir ülkeyi hedef almadığını ve diğer bölge ülkelerinin katılımına açık olduğunu vurguladı.

Erdoğan, “Toplu caydırıcılık ilkesine dayanan bu anlaşma, güvenlik ve savunma alanlarındaki işbirliğine, savunma sanayilerindeki ortak projelere ve terörle mücadeleye katkı sağlayacaktır” dedi. Cumhurbaşkanı, anlaşmanın hiçbir ülkeye karşı yöneltilmediğini ve barış hedefini paylaşan kardeş ülkelerin katılımına açık olduğunu belirtti.

Şehbaz Şerif ise anlaşmayı imzalamaktan onur duyduğunu ifade ederek üç ülkenin inanç, dostluk ve güvenlik konusundaki ortak kararlılıkla birleştiğini söyledi. Şerif, “Haremeyn’in gölgesinde imzalanan bu tarihi anlaşmanın, gelecek nesiller için bir barış kalkanı olarak kalmasını diliyorum” dedi.

Suudi Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, anlaşmanın savunma işbirliğinde önemli bir dönüm noktası olduğunu ve üç ülke arasındaki stratejik bağların derinliğini yansıttığını belirtti. Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman da metnin caydırıcılığı, koordinasyonu ve entegrasyonu güçlendiren uzun vadeli bir savunma ortaklığının çerçevesini oluşturduğunu kaydetti.

Anlaşma neyi kapsıyor

Açıklanan bilgilere göre anlaşma; ortak askeri eğitim ve tatbikatları, askeri personel değişimini, istihbarat paylaşımının geliştirilmesini, savunma sanayii ve teknoloji işbirliğini, dış tehditlere karşı ortak caydırıcılığı ve kriz dönemlerinde askeri-siyasi koordinasyonu içeriyor. Anlaşmanın tam metni henüz kamuoyuyla paylaşılmadı.

Tarafların hangi koşullarda askeri müdahalede bulunacağı, savunma garantisinin coğrafi kapsamı ve ülkelerin ne ölçüde kuvvet tahsis edeceği ise açıklanmadı. Türk yetkililer, anlaşmanın mevcut ikili veya çok taraflı düzenlemeleri feshetmediğini, NATO üyeliği ile bölgesel ortaklıkların birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısı olduğunu belirtti.

Suudi Kamu Diplomasisi Bakan Yardımcısı Rayed Krimly, anlaşmanın yıllarca süren müzakerelerin ardından imzalandığını; askeri hazırlık ve stratejik caydırıcılığı artırmayı amaçladığını söyledi. Suudi hükümetine yakın bir kaynak ise AFP’ye, “Anlaşma uzun süredir tartışılıyordu, ancak bölgedeki son gelişmeler süreci hızlandırdı” değerlendirmesinde bulundu.

Üç ülkenin tamamlayıcı gücü

Anlaşma, farklı ancak birbirini tamamlayan yeteneklere sahip üç ülkeyi bir araya getiriyor. Suudi Arabistan mali kaynakları ve bölgesel ekonomik ağırlığıyla, Türkiye gelişmiş savunma sanayii, insansız hava araçları ve NATO’nun ikinci büyük ordusuyla öne çıkıyor.

Pakistan ise nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke konumunda bulunuyor. Bununla birlikte metinde nükleer silahların kullanımına veya nükleer caydırıcılığın paylaşılmasına ilişkin açık bir hüküm yer almıyor; dolayısıyla Pakistan’ın kapasitesinin ortaklara “nükleer şemsiye” oluşturduğu yönündeki değerlendirmeler şimdilik doğrulanmış değil.

Bu yapı, kolektif savunma maddesi nedeniyle NATO Antlaşması’nın 5’inci maddesiyle karşılaştırıldı ve bazı yorumlarda “İslami NATO” olarak nitelendirildi. Ancak ortak komuta merkezi, sürekli karargah ve bağlayıcı müdahale mekanizması gibi unsurların açıklanmamış olması, oluşumun henüz kurumsal bir ittifaka dönüşmediğini gösteriyor.

İran bakışı

Anlaşmanın herhangi bir ülkeye karşı oluşturulmadığı açıklansa da, zamanlaması nedeniyle öncelikle İran’a yönelik bir dengeleme girişimi olarak okunuyor. İran’ın füze ve İHA kapasitesi, Husi güçleriyle ilişkileri ve Körfez’de artan gerilim, başta Suudi Arabistan olmak üzere bölge ülkelerinin güvenlik kaygılarını artırmıştı.

Tahran’dan ilk tepki sert oldu. İran İslami Şura Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai, Riyad yönetimine yönelik açıklamasında, “Suudiler şunu bilmelidir ki, Türkiye ve Pakistan ile imzalanan kağıt üzerindeki bir anlaşma onlara güvenlik sağlamayacaktır” dedi.

Rızai, Suudi Arabistan’ın geçmişte ABD’ye yaslanmasına atıfta bulunarak, “Yıllarca ABD’ye tek taraflı olarak yaslanmak da onlara güvenlik getirmedi” ifadelerini kullandı ve Riyad’a politikalarını gözden geçirme çağrısı yaptı.

Analistler, Türkiye ve Pakistan’ın İran’la sürdürdüğü diplomatik ve ekonomik ilişkilerin, ittifakın doğrudan İran karşıtı bir blok gibi hareket etmesini zorlaştırabileceğini değerlendiriyor. Bu nedenle anlaşmanın öncelikli işlevinin saldırı düzenlemekten çok caydırıcılık oluşturmak olduğu belirtiliyor.

İsrail’in bakışı

Yeni savunma yapılanması İsrail açısından da yakından izlenen sonuçlar doğurabilir. Türkiye’nin askeri ve teknolojik kapasitesinin, Suudi Arabistan’ın mali gücü ve nükleer silaha sahip Pakistan’ın stratejik imkanlarıyla birleşmesi, bölgedeki güç dengesini değiştirebilecek bir unsur olarak görülüyor.

Buna karşın anlaşmanın İsrail’i doğrudan hedef aldığına ilişkin açık bir hüküm bulunmuyor. İsrail hükümeti resmi düzeyde temkinli davrandı; Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ofisi ve Dışişleri Bakanlığı anlaşmaya yorum yapmaktan kaçındı.

İsrail basınında konu geniş yer buldu ve pakt, bölgesel dengeyi değiştirebilecek bir gelişme olarak değerlendirildi. Analizlerde, özellikle Türkiye ile nükleer güce sahip Pakistan’ın birlikteliğinin İsrail için özel bir anlam taşıdığı ve anlaşmanın, İsrail’in komşularına yönelik askeri hareket serbestisini daha geniş bir karşılık ihtimali nedeniyle sınırlayabileceği öne çıkarıldı.

Anlaşma, Washington ile Tahran arasındaki savaşın Körfez ülkelerini de etkilediği, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki deniz ticaret yollarında aksaklıkların yaşandığı çalkantılı bir döneme denk geldi. Türkiye, Temmuz ayı sonunda Riyad liderliğindeki deniz savunma koalisyonunun kurucu üyeleri arasında yer almış; Suudi Arabistan ve Pakistan ise 2025’te ikili savunma anlaşması imzalamıştı.

Türk yetkililer anlaşmayı “bölgedeki güvenlik mimarisinin yeniden dizaynı” olarak nitelendirdi ve düzenlemenin Türkiye’yi başka çatışmalara sürüklemediğini, kuvvet kullanımı kararlarının anayasal düzen ve ulusal karar mekanizmaları çerçevesinde alınacağını vurguladı. Suudi Arabistan’ın ekonomik gücünü, Türkiye’nin askeri kapasitesini ve Pakistan’ın nükleer envanterini bir araya getiren üçlü yapının, bölgedeki caydırıcılık dengesini yeniden şekillendirebileceği değerlendiriliyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz